PHEUNİH AMCA 

                                                                                    -4-

           Dostlarım, saçları iki yana lüle lüle yapılmış,  gözyaşları şırıl şırıl dökülen. tarihi bilinmeyen çeşmenin başına koşuştular. Kimi yüzüne çarpıyor ,kimi yüzünü sürüyor serin suların köpüklerine., kimi de hayranlıkla seyrediyordu mezar taşından olukları. Gözyaşlarını aralıksız döken, sessiz gelin misali süzülüp giden sular; susma hakkını kullanıyordu tarihin acımasızlığına karşı. İki gözü İki çeşme iki mezar taşı, peş peşe uzanıp teslim olmuşlar, sinesinde çağrışan ağıtların. tüm yorgun duygular, lâl  olmuş mezar taşlarında, söyleyemedikleri aşklarının sevda şarkılarıyla ıslanıyordu kirpikleri. Hanım Anne, Beyinin ayak ucundaki, ikinci mezar taşının içinde, göğsünde  yüzme öğretiyordu köyün çocuklarına...

          Hanelerini tek tek dolaştım Doyran'ın. Karşıma çıkan her varlığa sordum PHEUNİH Amcayı. Yüzüme anlamsız bakışlardan öte bir cevap vereni bulamadım. "Oğlu vardı KALLEKORİS" dediğimde; bakışlarını bile esirgeyip beni yalnız bırakıyorlardı. Şaşkındım. Doğup büyüdüğüm köyüme bir haller olmuştu. Kimse konuşmuyor bir şey bilmiyorlardı. Yaşayan ölülerle doluydu köyüm.

       "Gavur Mezarlığı" Çeşmenin üst kısmındaki tepe, Çam fidanları ile yeşillenmiş, yolun karşı  yanında küçük bir gavur mezarlığı daha, içinde terkedilmiş okul binası. Bütün köyü karşıma almış hülyalara dalmıştım. Hayır bu bir hülya değil. Yaşam makinasını elli yıl geriden sarmışım..

        Burası yirmi dönümlük köy çocuklarının üzerinde oyun oynadığı, çobanlarının mallarını otlattığı Gavur mezarlığı. Ben yamacına yaslanmış yarı mahcup yarı ağlamaklı çok yorgunum, çocukluk yıllarım sardı iliklerimi.

       Bir ikindi ikliminde, bir gün şurada Musalla taşının üzerine konmuş bir cenaze vardı. Gavur mezarlığının bitişiğinde, musalla taşının olduğu alanda, insanlar toplanmaya başladı, kendi aralarında konuşuyorlardı.

     -Cemaat kalabalık oldu buraya sığmayacağız herhalde. Bir kısmımız Gavur mezarlığının üstünde duralım, öyle kılalım cenaze namazını diye seslendi bir bilmiş. Biz küçükler zaten oyun oynuyorduk  o mezarlığın üstünde. ve hayvanlar o anda üzerinde yayılıyorlardı.

     - Beyaz sakallı, heybetli cübbeli bir imam konuşmaya başladı. sert ve keskin. Biz çocuklar anlamadık ne dediğini, oyunumuza devam ettik. Akşam evde babam anlatıyordu etrafında oturanlara; Bugün imam dedi ki; "Eğer bir mezarlığın üzerine basarsanız, içinde yatan ölmüş insan, sanki karnına ayakla basılan hamile bir kadının çektiği acı gibi acı çeker" Gavur bile olsa mezarlığa asla oturmayın, orda yatanlara eziyet etmeyin. Tüylerim ürperdi gece korkarak annemin kucağında uyudum. Sabah uyandığımda her şey eskisi gibiydi. Önümde sarı inek Gavur mezarlığında diğer çocuklarla oynaşıyorduk. O Yaz öyle geçti. Muhtar, köyün bekçisi ve öğretmen okula çocukları kayıt yapıyorlar. Beni de yazdılar...

     Okul hayatımız; okulumuzun içine inşa edildiği alanın çevresini, gavur mezarlığının taşları ile çevirmek, okulun çevresine duvar Örmekle geçti. Okul bahçesindeki mezarların taşlarını yok ettik, temizledik. Mezarları yok ettik ama taşları yetmedi, duvar için kafi gelmedi ve duvar işini bitiremedik. Karşı büyük mezarlığın taşlarını tüm öğrenciler minik ellerimizle yuvarlayarak getiriyor, teslim ediyorduk  büyüklerimize. Bütün öğrenciler yaş durumuna göre kimi usta, kimi kalfa ,kimi amele idik. Öğretmenimiz iş veren edasıyla başımızdaydı. Temiz elbiselerine, ayakkabılarına imrenirdik. Bir emir vermesi için can atardık. bir işareti ile yarış ederdik isteğini yerine getirmek için. Elbiselerimiz toz toprak içinde, savaştan gelmiş yorgun asker gibi eve vardığımızda ilk sözümüz " ÖĞRETMENDEN AFERİN ALDIM" olurdu. Annemiz kızmasın diye perişan halimize... Ben diplomamı aldığımda Okulun çevre duvarı hala bitmemişti. Ellerimdeki yara izlerinin geçmesi, çalıştığım yıllar kadar uzun sürdü. Babamın mezarlığa bakış açısıyla, yaşadığım hayatın çelişkili anlam katmanları hala içimde yangın küllerinin sıcaklığıyla durur.

     Okul bitmiş, delikanlı olmuştuk. Gavur mezarlığı köyümüzün hedef tahtası gibiydi. Kimse bilmiyordu burada yatanların kimler olduğunu. SAYGI köyümüzün yabancısıydı. Hiç kimse görmemişti Onun bir kerecik bile köyümüze uğradığını. Tarih dersimiz tarihle aramızda duvar örmekten ibaretti. Öğretmenimiz mezar bekçisi suskunluğundaydı. Üstü başı kefen kadar temizdi. Ama elindeki Aydınlık fenerinin yandığını kimse görmezdi.

      Amcalarımız bir araya toplanıyor akşamları mezarlığı talan ediyordu define hayaliyle. Hele bir amcamız vardı ki Sanat şaheseri, upuzun mezar taşlarını, içinde altın var diye balyozla kırdığında, İçinin yine taş olduğunu gören delikanlılar kahkahayla gülüşüyordu. Define işinden umutlar kesilince, mezar taşlarını at arabasıyla çarşıya götürüp satmak bir başka Amcamın yegane geçim kaynağı oldu yıllarca. Nihayet Gavur mezarlarının taşları bile kalmadı. Ama hala tek tük nişaneleriyle gavur mezarlığı adıyla çağrılıyordu...

       Bir verimsiz döngüyle geçen günler, kâbus gibi akıp gidiyordu köyün üstünden. En ilkel toplumlar medenileşme sürecini yaşayıp sevinirken, Köyümün insanları geri kalmışlığın cehaletiyle övünüp duruyorlardı. En büyük erdemlilik en iyi küfür'ü edebilmekti. Çocuklara "Amcana bir küfür ediver" sözü, eve gelen misafire iltifat içindi.

      Öğretmen bilgiyi koynundan hiç çıkarmamış, İmam camide hikaye anlatmış. Çalış ha çalış, yürü ha yürü, arkanda yavruların bir sürü... Bu hızlı dönüşüm nasıl yaşandı kimse bilemedi. Gençlere kağıt oynamayı kim öğretti, yüzyıllardır köyümüze kokusu dahi girmemiş içki şişelerini meydanlara kimler saçtı. Düşünme melekemiz nereye uçup gitti. Asla öğrenemedik bize ne oluğunu. Çoğu ak saçlılar, öğretmenleri suçladı, kimine göre idam edilmeliydi imam. Ama kabahat kimde, suçlu kim bulunamadı.

      Kaymakam köye iş makinaları sevk etmiş. Kepçeler, kamyonlar ve onlar kadar güçlü ihtiyar heyeti, parti adamları, imam, öğretmen ve cebinde parası yeni yetme gençler. Gavur mezarlığına karşı savaşa gelmişler. Muhtar eli cebinde talimatlar veriyor Operatörlere. "Bir baştan öbür başa kadar dümdüz istiyorum. Valiyle konuştum yetki bende" diyordu. Büyük bir gürültüyle makinalar çalışmaya başladı. Kimse birbirini duymuyor ve anlamıyordu. İnsanların homurtusu, makinaların gürültüsü ve toz bulutu ortalığı kaplamıştı. Muhtara yaklaştım, bu nedir diye sordum: "Amca buraya Çam fidanı dikeceğiz. ayak altından kurtaracağız" dedi. Çok mantıklı gelmişti bana. Hayatı boyunca tarih nedir öğretilmemiş, tarihi farkındalığı olmayan ben zavallıya yapılan bu iş cazip görünmüştü. Yürüdüm gittim. İlerdeki evimin önüne oturdum. Mezar taşlarıyla savaş eden makinaların çıkarttığı çığlıklar ruhumu isyan ettiriyor ama çaresiz yığılmış oturuyordum....

    - Bir traktör sesi ve üzerinde  Tomaz'ın kadir. Bana sesleniyor.

    - Ahmeeeet ulan, Dedenin Mezarını niye kazdırıyon. Sende hiç insanlık yok mu?

     Gavur Mezarlığında her gün ineklerini otlatan ve köyde en çok ineği olan uyumsuz kadir bağırıyordu bana. "Dedenin Mezarını niye kazdırıyorsun diye. Sözleri yaralı gönlüme bir çizik daha atmış ve içimdeki sızıyı çoğaltmıştı. Ama cevap verme gücümü kendimde bulamadım. birincisi Kadir cevap vermeye değmez bir anlayışa sahip biriydi. ikincisi köyümle yaşam mücadelemde tükenmişliği yaşıyordum. Kadir Çoktan traktörüyle tepeyi aşmış gitmişti. Gavur mezarlığı Müslüman çamlığına çoktan dönüşmüştü...

     Bir kaz sürüsünün kanat çırpınışları ile irkildim. Elinde sopayla peşlerinden koşan delikanlı beni görünce duraksadı. Bir müddet bakıştık. Yüzünde hayret ifadesi "Kimsin" sorusunu yöneltmişti gözlerimin içine bakarak. Merhaba delikanlı dedim. Tahmin ettiğim halde kimlerdensin diye sordum. En hürmet duyduğum ailenin yeni nesil versiyonu. Sevindim ve sormaya devam ettim. Evladım bu köyde kimse yok mu. köyde kimse kalmamış. Ne oldu diye sordum. Amca köyün çoğu karşı köyde ki yağmur duasına gittiler. Aha da geri geliyorlar bak diye işaret etti elindeki sopayla. 

     Sevinç hisleriyle doldu içim. Köyün insanlarını toplu görmek moralimi düzeltmişti. Hayal alemim ile beraber koştum aralarına daldım. kucaklaştım. tokalaştım. hal hatır sordum. oradan buradan söyleştik. Onlar benden, ben onlardan haberler aldık verdik. Güzel yüzler gördüm. sevap kokan tenlerini kokladım. insana huzur veren duruşa sahip insanlar. Ama Çoğunluğu da hala taş devrinden kalma donuk bakışlıydılar. O benim tanıdığım eski iskelet duruşlar hala gömülmemişti kara toprağa. Dipdiri duruyordu karşımda, meydan okurcasına. Ha vurdu ha vuracak gibi kaba ellerini yumruk yapıp sokmuş cebine karşımda duruyor. Nezaketle gülümseyip gönül almaya çalıştım... 

     Sonra söz sırası yine bana geldi. PHEUNİH amcayı sordum. Haberiniz var mı ? Nerde ne yapıyor nasıl diye. Valla en son duyduğumu söyleyeyim dedi Hasan Dayı. Hepimiz Ona doğru baktık ve Dinlemeye başladık can kulağıyla. " Oğlu Kalekoris yıllar önce Tekirdağ'a göçtü. Çerkes köyde bir fabrikaya girdi. Orda da Çok durmadı. Sonra Almanya'ya gitti dediler. Gidiş o gidiş. Babası Pheunih Amca yandı tutuştu. Zaten iyice ihtiyarlamıştı. Çöktü zavallı. Bir göz odada kalıyordu Aha şuracıkta. Şu Çamların dikildiği yer var ya, işte Orda. Epey oldu bu çamlar dikileli. Dozerler buraları düzlerken evini yıktılar garibin. Pheunih amca, yatacak yeri kalmayınca kahrından hastalandı. Alıp Samsuna götürdüler. Hatta yol parasını Almanya'dan gelen, yerleri kazan bir adam var ya, Oyma ağaçta eğleşiyormuş işte  O adam vermiş. Samsun'da önce hastaneye yatırmışlar. Üstünü başını iyice temizlemişler. sonra da bir eve yerleştirmişler ama Pheunih amca kimseyle görüşmek istemiyormuş. Köprüden gelen olursa almayın yanıma diye tembih etmiş, durduğu evin kapıcısına. Beni yerimde rahat yatırmadılar, evimin altını üstüne getirdiler diye darılmış. Köyün öğretmeni gitmişte O anlattı. Durduğu evin Kapıcısı, burnu havada biriymiş. İsmi de Müze Müdürüymüş. Adam kolay halınan kimsenin yüzüne bile bakmıyormuş.  kısacası Pheunih Amcayı görmek zor iş. Siz en iyisi Pheunih amcaya dua edin. Zaten Kimsesi kalmadı buralarda zavallının ..

     Thapat Ninenin Pheunih'e gönderdiği selamın ağırlığı kollarımda öyle ağırlaştı ki; yere çökmek zorunda kaldım. Oyma ağaçtan beraber Eski Roma yolunu izleyerek geldiğimiz Doyran çeşmesinde beni bekleyen arkadaşlarımın yanına dönmek istiyordum ama ayağa kalkamıyordum. Bekledim bekledim.. Dermansız adımlarla dostlarımın yanına vardım. Telaşla koşuştular. kollarıma girdiler. Ne oldu sana böyle ne oldu... Yok bir şey dedim ve PHEUNİH AMCANIN başına gelenleri anlattım.

     Romalılar MEZAR taşına "ROMA VATANDAŞI DEĞİLDİ AMA İYİ BİR İNSANDI" yazmışlardı. Evet O iyi bir insandı. Ama O'nu vatandaş bile kabul etmemişler, üçüncü sınıf insan olarak görmüşlerdi. Kendi öz yurdunda köle hayatıyla sürgün yaşayan PHEUNİH Amca için yine de İYİ İNSANDI demişlerdi. PHEUNİH AMCA bir yüksek medeniyetin sade bir ferdiydi. Sapını ormandan edinip ormanı kesen Balta misali, Müslüman mahallesinin  gavur mezarlığında ise, BAĞRI ÇİĞNENDİ. Dozerlerle evini yıkanlar Onunla aynı inanca sahip kardeşleriydi. Nefes alamaz halde Samsuna sürgün edildi.

      Tomazın Kadir bağırmıştı bana "ULAN SENDE HİÇ ADAMLIK YOK MU? NİYE KAZDIRIYON DEDENİN MEZARINI"  diye.  Haklıymış. Bende adamlığın olmadığını çok geç anladım. Affet PHEUNİH AMCA bizi affet...Öğretmenimi affet. Köyün imamını affet hepimiz senin yanında mahcubuz. SEN GERÇEK VE BİR OLAN ALLAHA İNANAN MÜMİN OLARAK MEZARINDA YATARKEN, SENİ RAHAT BİRAKMADIK BİZİ AFFET.. THABAT NİNE SENİN İÇİN THAŞIPKAYA   (GERÇEK ALLAHA) DUA EDİYOR. SANA SELAMI VAR..

                  ALLAH GÜNAHLARINI AFFETSİN GERÇEK ALLAHA İNANAN MÜMİN İNSAN.

       Suskun adımlarla DOYRANI geride bıraktık. Kimsenin tek kelime etmeye hali  yok yürüyoruz...          " Dünya; Dünyayı alt üst eden köstebeklerin olsun, NERİK sizin olsun, ADERENAPE (Andrapa) sizin olsun, be zalimler hiç değilse DAHAN KA' mız da bizi rahat bırakın". seslerinin geldiği tarafa bakmaya utanarak yürüyoruz...Nerik'lilerin göç edip gittiği, kayıp şehrin nerede olduğunu artık sormayın bana. Tarihin kadr-u kıymetini bilenlerden başkasına asla anlatmayacağım. Kelimeler anlamlara ulaşmak içindir. Sizi anlam yolculuğunda yalnız bırakan anlamsız kelimelerin ne faydası var. Sizi bir anlama ulaştırdıysa artık kelimeleri bırakabilir sessiz kalabilirsiniz...

      Ölüm sessizliği içinde, vefasızlığın kahreden yükünü yüreğimizde hissederek ağır ağır ayrıldık. Kimse dönüp arkasına bakamıyordu. Herkes iç sesiyle dertleşiyor yürüyorduk...

Kendime söz veriyordum tüm benliğimle. Pheunih Amcayı ziyarete gideceğim. Onu Samsun'da bulacağım.  Onun için ne gerekiyorsa yapacağım ve size ondan haberler getireceğim.

  Nerikten içinizi ısıtan bir nefes esintisi ve sitem yüklü duygularla kalbî selamlar sizlerle olsun...

                                                                                            Ahmet TÜRKOĞLU

                                                                                              17.Kasım.2025

      

        

                

Comments powered by CComment